ZAGREB

Önceki Menü

zagreeb

Yazının başlığına bakmayın, olumsuz gibi algılanabilecek olsa da aslında çok olumlu bir durum çok turistik olmaması.

Hırvatistan öyle bir yer ki, yazın herkes batı sahillerine akın ediyor, Zagreb sadece gezginlerin geçiş noktası olarak kullanılıyor.

Pek çok blogger arkadaşımız da Zagreb’i batı sahillerine geçiş noktası olarak kullanıp, en fazla 1 gün kaldıkları için sağolsun pek çoğu Zagreb’i Avrupa’nın en sıkıcı başkenti ilan etmiş.

Hal böyle olunca (birisi bir yeri kötüleyince bazen daha da çok gezesiniz gelir ya) Zagreb’i gezmenin de zamanı gelmişti.

z1

 

Hakan’la gece atladık otobüse Belgrad’dan, yol ortalama 10 saat sürüyor. Biner binmez arka 5’liye yapıştık, otobüsün yarısı boş. Ben ayakları uzatarak 4 koltuğu kapladım zaten, Hakan’a da verince tekli koltuğu garibim sıkıştı kaldı.

Sınırdan geçmişiz, pasaport kontrolü ıvır zıvır vs, hiçbir şeyi hatırlamıyorum, gözlerimi bir açtım Zagreb otogarındayız.

z2

Bu arada Belgrad – Zagreb arası tek yön 25 Euro.

Otobüslerde vs uyurum da uzun soluklu uyumaları pek beceremiyorum, aralıksız 10 saat uyumuşum, günün 32 saatini uyuyarak geçiren Hakan ise uyuyamamış tüm gece iyi mi? Oh olsun.

Zagreb’de bizi ağırlayacak olan, yine Couchsurfing vasıtasıyla bulduğumuz kişi ise Izidora. Izidora bugüne kadarki en anlamlı hostumuzdu çünkü kendisi Türkoloji mezunu, benim bile Türkçeyi Trakya şivesiyle konuştuğum düşünülürse Izidora gerçekten benden daha iyi konuşuyor. Şive mive sıfır.

Evi şehrin biraz dışındaydı, şehir dışı dediysem Tekirdağ’n dibine kadar dayanan İstanbul’un dışındaki sitelerden bahsetmiyorum, şehir merkezi ile kızın evi arası otobüsle 20 dakika sürüyordu.

Izidora evinde 2 tane hamsterdan büyük, fareden küçük, kobayımsı yaratıklarla yaşıyor. Hayvanlar gerçekten çok komik.

İlginç kısım ise evinin her yerinde Türk Bayrağı, Atatürk posterleri olması. Gerçekten gururumuz okşandı.

z3

Izidora konuşkan şahane birisi, çevirmenlik yapıyor, sağolsun 1 dakika yalnız bırakmadı bizi, tüm şehri alt üst ettik beraber.

Şimdi efendim tren garını alın arkanıza dümdüz yürüyün, 5 dakika içinde şehrin merkezindeki (tam ortası) Ban Jelacic meydanına ulaşıyorsunuz. Dikdörtgen şeklindeki meydan gerçekten çok şirin. Böyle şirin meydanların hastasıyım zaten.

Şehir tam burada ikiye ayrılır, Upper ve Lower Town… Yani Yukarı Şehir ve Aşağı Şehir. Bu ayrım da şundan kaynaklanıyor, Ban Jalecic meydanının hemen dibinden hafif meyilli bir şekilde yukarı doğru çıkıyorsunuz. Buralara Yukarı Şehir deniyor, daha yüksek kesim yani.

z4

Ban Jelacic’ten tren garına kadar olan, muhteşem bahçelerle, parklarla süslü dümdüz kesim ise Aşağı Şehri oluşturuyor.

Zagreb merkezini yürüyerek bitirmek 4 saatten fazla sürmez. Ancak şehri hissetmek için en az 2 gece kalmanızı öneririm.

Izidora’nın evinden çıkıyoruz. Evi muhteşem yeşilliklerle süslü kocaman bloklardan birinde. Otobüsle tren garına geliyoruz. Izidora her ne kadar bilet aldırsa da dönüşlerde her nedense almayı unutuyoruz : )

Tren garından Ban Jelacic’e yürüyoruz, ortalama 10 dakika sürüyor. Sağda solda galeri binaları, büyük müzeler, görkemli bahçeler var. Burası bir dönem nasıl Yugoslavya’nın bir parçasıymış anlayabilmek mümkün değil. Komünizme dair tek iz yok.

Zagreb - Jelacic Plac 150111 Panorama Trga bana Jelacica. Foto: Zvonimir Barisin / CROPIX

+

Daha sonra Ban Jelacic meydanından yukarı doğru kıvrılıyoruz. Hemen önümüze kocaman semt pazarı çıkıyor, bu Pazar her gün burada kurulu, şehrin simgesi olmuş.

Daha sonra görkemli kiliseye varıyoruz, etraf tertemiz, yazın ortasındayız, tek bir turist bile yok bizden başka . (neredeyse)

z6

Kilise çevresini de turlayıp bir diğer kilisenin yanına ulaşıyoruz. Hemen önünde de Hırvat Parlamentosu bulunuyor. Çatısı rengarenk döşenmiş, gerçekten şık görünen bu kilisenin hemen karşısında, daha sonradan yapılmış çok tatlı bir kule gözüküyor.

z7

Bu kuleye çıkmanızı, turuncu çatılı bu şehri bir de tepeden görmenizi şiddetle öneririm. Girişi ortalama 3 Euro, tırman babam tırman bir yere tırmanıyorsunuz. Ufacık balkonda, bizim Galata Kulesi’nin aynı mantıkta dönüp şehrin her yerini fotoğraflayabiliyorsunuz. Izidora’da da bende de biraz yükseklik korkusu olduğu için çekinmiyor değiliz tabi, Hakan ise gözü kamerada neredeyse düşecek, umrunda değil herifin.

z8

Bu kulenin hemen önünde dünyanın en kısa mesafeli tramvayı bulunuyor. Yolculuk 1 dakika bile sürmüyor, ortalama 1 Euro. 66 metre yukarı çıkıp aşağı iniyorsunuz, hepi topu bu.

Bu arada dipnotu geçelim, bu tramvayın hemen yanında (kulenin de yani oluyor tabi) bir sokak var, böyle lambalar ağaçların üzerine asılmış, şahane bir yer. Burada yazın her gece 23:00’a kadar canlı müzik yapılıyor, yandaki bardan birasını alan sokakta kopuyor. Çok şirin bir atmosfer var, herkesle tanışabilir, sosyalleşebilirsiniz.

z9

Bir diğer dipnotumuz ise, kule ile renkli çatılı kilisenin hemen ortasında sağ tarafta kalan kilise. Bu kilisenin pek bir haltı yok, tüm olay yanındaki ufak kapıdan geçince kilisenin arka bahçesinde. Buradan da büyük kiliseyi, turuncu çatıları ve daha arkadaki yemyeşil ormanları bulabileceğiniz şahane bir manzara mevcut.

Gelelim tramvaya, tramvaydan inince, Ban Jelacic meydanının yanından başlayan kocaman bir cadde var. Bu cadde bizim İstiklal gibi, kalabalık falan yok tabi de konsept aynı, mağazalar, yemek yenecek mekanlar vs ile dolu.

Yukarı Şehir’de, renkli kiliseye gelmeden önce bir sokaktan geçiyorsunuz. Üstünüzden köprü gibi bir şeyle bağlanmış. Huyumdur, hep haykırarak, Hayko Cepkin gibi bağırarak konuşurum. Tam yine bağırıp hikaye anlattığım bir dönemde buradan geçerken Izidora beni uyarıyor sessiz ol diye, o yine burası bildiğiniz sokağın ortasına kurulmuş bir kiliseymiş. Sokaktan geçerken herkes sessiz, sakin falan takılıyor, ilginçti.

Yukarı Şehri bu şekilde bitirmiş oluyoruz.

Peki Aşağı Şehir’de neler var?

Aşağı Şehri özetlemiştik parklar bahçeler diye, bir de Ban Jelacic meydanının karşı bölgesi var, ufak ufak ara sokaklar, arada bir karşınıza çıkan küçük meydanlarla burası tam bir kafe cenneti. Bütün turistler, kalburüstü tayfa da burada takılıyor. Böyle ruhsuz Nişantaşı kafelerinden pek bir farkı olmadığı için oturmadık hiç.

Bizim Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği de hemen bu kafelerin sonunda bulunuyor.

Şimdi değinmeden edemeyeceğim, Hırvatlarla Sırplar birbirinden hiç hazzetmiyor. Hani bizimle Yunanlılar arasındaki gibi değil he, bildiğin gerginler, nefret demeyelim de birbirlerini pek sevmiyorlar.

Bu durum da şöyleymiş, Yugoslavya dönemi ülkenin en çok para getiren bölümleri Hırvatistan ve Slovenya’ymış ancak tüm para Belgrad’a akıyormuş. Komünizm yıkılıp bağımsızlıklar gelmeye başlayınca, Sırplar da altın yumurtlayan kazı bırakmayalım mantığında 91’de Hırvatistan’a saldırmış. Hırvat Sırp savaşının kazananı yok aslında, sadece Zagreb’e kadar yürümek isteyen Sırp ordusu Hırvatlar tarafından durdurulmuş ve sınırlar çizilmiş.

Şöyle ki otobüste bir adam bağırıp çağırmaya başlıyor, adam meğersem savaş gazisiymiş, Sırp savaşında savaşmış ve yardıma muhtaçmış. İnanın tüm otobüs para çıkarıp verdi adama. Böyle değer veriyorlar işte.

Hırvatlarla Sırpların paylaşamadığı diğer konu ise Nikola Tesla. Yok Tesla Sırptı da anası babası Hırvattı, yok aslında Hırvat topraklarında doğdu, yok her zaman bizi daha çok sevdi vs gibi saçma tartışmalar hala devam ediyor anlayacağınız.

SANYO DIGITAL CAMERA

Gittiğimiz dönemde 2014 Dünya Kupası yarı finalleri oynanıyordu. Yerel bir bira markası Ban Jelacic meydanına kocaman bir fan zone koymuştu, Hırvatlar elendikten sonra bu kocaman ekranın önündeki topluluk azalsa da yine de yarı final maçlarında yoğundu. Biz de oturup, elimizde biralarla burada yarı finalleri izledik. Almanya – Brezilya maçı var, her taraf Alman kaynıyor, Brezilya’yı destekleyen bir önümdeki Brezilyalı çift, bir de ben. 4’ü yedikten sonra fan zone’u terk ettim tabi o ayrı.

Efendim Ban Jelacic meydanının hemen yanında şirin bir sokak var, her taraf kafe bar dolu, ince uzun bir cadde. Akşamları tüm gençlik burada, hayat var.

Izidora da bizi yine Türkoloji bölümünden arkadaşı Rosana ile tanıştırıyor. Onun da şahane bir şivesi var, çatır çatır Türkçe konuşuyor. Dünya tatlısı bir kız. Hemen kaynaşıyoruz, başlıyoruz içmeye. Rosana zaten bildiğin Trakyalı, deli gibi içiyor. Efendim şöyle ki, Hırvatların Rakia dedikleri, bizim rakı ile uzaktan yakından alakası olmayan, bol alkollü shotları var. Sakın içmeyin, gerçekten berbat.

z11

Hatta bizim bu turumuzdan 3 hafta sonra Izidora ve Rosana İstanbul’a geldiler, misafirimiz oldular. Hediye olarak Rakia koymuşlar, hala olduğu gibi duruyor, o derece : )

Yine CS’den tanıştığımız Biljana da bize katılıyor, etrafımızdaki Türkçe bilmeyen tek Hırvat o. Ne kadar garip değil mi? Hep beraber birkaç mekan gezip dağılıyoruz.

Günlerimiz gerçekten çok hızlı geçti Zagreb’te.

Mutlaka ziyaret edin, şahane insanlarıyla tanışın, sokaklarında kaybolun, güzel biralarından için.

Gece hayatı pek olmasa da yine ufak şirin publarında eğlenmemek mümkün değil.

z12

Batı sahilleri gerçekten çok ünlü, Zagreb’e hiç uğramayan ancak Split, Dubrovnik, Zadar vs bitirmiş çok arkadaşım var. Ancak büyük bir hata olduğunu düşünüyorum.

Direk uçuşlar Zagreb’e biraz pahalı, Sırbistan gezinizle, ya da büyük Balkan gezinizle birleştirip bu güzel şehri keşfedebilirsiniz.

Izidora ve Rosana gibi tatlı hostlarınız olursa, Hakan gibi de en arkadaşınızla seyahat ediyorsanız böyle ufak şehirler çok daha eğlenceli oluyor.

Zagreb otogarındayız, bu sefer hedefte yeşil Slovenya’nın yeşil başkenti Ljuljana var, yazması da zor söylemesi de anasını satayım!

z13

PS: Yağmura yakalandığımızdaki çekim modu:

z14

Bu yazı yorumu


Kaydırmak için formda tıklayın