PRİŞTİNA

Önceki Menü

priştina (1)

Üsküp’teki son gecemizi yoğun geçirip sabahın köründe uyanıyoruz. Gecenin yorgunluğu, uzun bir süredir yollarda olmanın verdiği halsizlik var.

Yine, 3. dünya ülkelerini aratmayan Üsküp Otogarı’nda otobüs ekliyoruz. Üsküp-Priştina arası 2 saat sürüyor, bilet 5 Euro. Her saat başı otobüs var, asla sıkıntı çekmezsiniz.

500 yıllık otobüse biniyoruz, otobüste Hakan, ben bir de yaşlı şoför var. Kıllanıyoruz haliyle… Hakan’a diyorum ki “Ulan ne biçim otobüs böyle, bu yol bitmez diye.” Adam da anında dönüp dişleri dökük ağzıyla gülümsüyor ve gerçekten muhteşem bir Balkan şivesiyle, “N’apalım kardeşim sizden aldık otobüsü.” diyor. Adam Türk çıktı iyi mi? Allah’tan küfür falan etmedik de durumu kurtarabiliyoruz.

Hakan dakikası geçmeden uyuyakalıyor. Gün geçmiyor ki herif uyumasın. Ben de çekim için hiç gitmediğimiz bir yere gidiyoruz, önümde de Kosova Türkü, hemen başlıyorum sorulara.

Adam anlattıkça anlatıyor. Kosova bilgilerim daha da netleşiyor. Adam anlatırken yoldan da dolmuş misali insanları topluyor. Sonra bana bir kağıt uzattı, herkes pasaport numarasını ve nereli olduğunu yazdı, şoföre geri verdik sonra.

“Abi sen her gün bu sınırı geçiyorsun. Pasaportun çabuk doluyordur senin.” dedim, adam dönüp bana “Bir de pasaport mu kullanıcam?” dedi. Kısacası adam pasaportsuz girip çıkıyor rahat rahat. Balkanlardaki bu sınır geçişlerinin gevşekliği cidden çok komik.

.1

Sınıra varıyoruz, Kosovalı ancak Sırp olduğu her halinden belli bir polis gelip valizlerimize bakıyor. Kocaman kamera çantası ve içindeki malzemeleri görünce, kaç para eder bunlar diyor. Yanımızda 5bin Euroluk malzeme var, en fazla 600 Euro öder diyorum, ooo çok pahalıymış diyor. Demek 5bin Euro desem herif kalpten gidecekti.

Sonrasında varıyoruz Priştina’ya ve hemen Grand Priştina Oteli’ne yakın bir otele yerleşiyoruz. Grand Priştina 5 yıldızlı bir otel, şehrin merkezi durumunda. Önündeki meydan ve yanda uzayıp giden caddeyle birlikte şehrin merkezini oluşturuyorlar.

.2

Şimdi kısaca anlatalım efendim nedir bu Kosova?

Kosova Sırbistan’ın güneyinde yer alan, Arnavut ve Türk kökenli Müslüman çoğunluğun oluşturduğu bir bölge. 2008 yılında AB’nin de katkılarıyla bağımsızlıklarını ilan edip Sırbistan’dan ayrılıyorlar. Kosova’yı resmi olarak tanıyan ilk devlet Türkiye. O yüzden Türkleri –Türkiye’den gelen- acayip çok seviyorlar.

Avrupa Birliği ülkeyi resmen sömürmüş, para birimlerini Euro yapmış, bayraklarını ise yine AB belirlemiş, bayrakları lacivert zemin üzerine sarı Kosova sınırları. AB bayrağının aynısı.

.3

Ülke gerçekten çok fakir. Her yerde taksiler var mesela çünkü işsizlik fazla olunca herkes taksisini taksiye çevirmiş.

Hala yeni bir ülke olmanın sancılarını yaşıyorlar. Euro’ya tam alışamamışlar. Kuzey sınırları – Sırbistan ile olan sınır bölgesi – dünya haritalarında dahi çizik çizik gösteriliyor, sınırları tam kesinleştirememişler.

Güney Kosova’da kalan Sırp bölgelerindekiler Kosova vatandaşı olmaktan rahatsızlar. Müslümanlar ile bu bölgede Sırplar arasında hiçbir problem yok ancak Kosova Sırpları Kosova vatandaşı olmaktan çok memnun değil.

Hakan’la şehri dolaşıyoruz. Yeme içme inanılmaz ucuz, sigaralar ucuz olmasına rağmen her yerde ellerinde kaçak sigaralarla yanınıza gelip, gerçekten ucuz fiyata satmaya çalışan ufak çocukları görmeniz içten bile değil.

Amerika Balkanlarda yeni bir ülke görür de dadanmaz mı? Dadanmış tabi, hemen Amerikan kolejleri ve Amerikan hastaneleri açılmaya başlanmış. Bu Kosovalıların İngilizcelerinin iyi olmasına da bir sebep olmuş aslında, genç nüfus gerçekten çok iyi İngilizce konuşuyor.

Bir restauranta oturduk, 2’şer büyük Stekhouse, 1 tane de soslu tavuk sote, 1 tane de double tavuk but söyledik, garson az buçuk Türkçe konuşuyordu. “Diğer 2 adam nerede?” dedi, yerlere yattık gülmekten. Şu söylediğimiz menünün üzerine 2’şer tane kola içtik, toplamda 10 Euro ödeyip kalktık. Büyük şoklardaydık.

.5

Otel fiyatlarına gelince, kişi başı ortalama 20 Euro’ya çok şık ve tertemiz bir yerde- merkezde- kalmanız mümkün. Otelin sahibi kadın az biraz Türkçe biliyordu, buraya turist falan gelmez, en fazla başka yerlerde yaşayıp da iş için Priştina’ya gelen insanlar kalır otellerde dedi. Üzüldüm bu duruma açıkçası.

Gittiğimiz dönemde hemen Grand Priştina Otel’in arka tarafındaki büyük boşluk alanda – stadyumun bahçesi- Priştina Bira Festivali vardı. Girişler 2 Euroydu. Önde bir kalabalık ve kuyruk var inanılmaz. Hakan’a kalsa içeri giremeyecektik. Yapıştım yan taraftan güvenliğe, İngilizce konuşunca adam turist olduğumuzu görüp hemen içeri alınıyor. Bizim Taksim’de öğrencilik dönemi sap sapayız diye almaz dedikleri barlara İngilizce konuşarak, kendimizi turist gibi tanıtıp girdiğimiz günlerdeki gibi oldu aynen.

.6

İçerisi tıklım tıklım, tüm Priştina gençliği orada. Dünyanın her yerinden gelen bira markalarının standları var. 50’lik Heineken 1 Euroydu, içerideki fiyatları siz düşünün artık.

Sahne ve ses-ışık sistemi rezalet, çalan gruplar da eh işte tadındaydı ancak içeride yine de şahane bir atmosfer vardı. Gündüz kızlarla röportaj yaparken laf atan öküzler de buraya uğramamıştı anlaşılan. (Muhtemelen dışarıdaki tipler seçilerek içeriye alınıyordu)

Biz de biraların tadına bakıp ortamın keyfini çıkardık. Pek çok gençle konuşma fırsatımız oldu, finansal durumlarından ötürü çok gezemediklerini anlattılar. Ancak yeni bir ülkeye kavuşmanın tadını çıkardıklarını, bunun sancılarının da olmasının çok normal olduğunu söylediler.

Aslında bu insanları görünce aklıma 80 yıl önce Selanik’ten zorla sürgün edilen akrabalarım geldi aklıma. Bu insanları düşünsenize, doğduklarında Sırp vatandaşıydılar, şu anda bambaşka bir kimlik, ana dil ve pasaportları var.

Priştina’ya gittiğinizde öyle gezilip görülecek bir yer. Tek bir cadde, bir meydan hepsi o kadar. Bu ülkeye turistik olarak gidip fotoğraf çekemezsiniz. Ancak gidin, muhakkak gidin. Sırf onca acıdan, çabadan sonra bağımsızlıklarını elde eden bir milletin çektiği çileleri görün. Bu tarihi anlara sizler de tanıklık edin.

Şu anda daha iyi anlıyorum 1923 Türkiye’sinin, hem de savaş koşullarında nasıl çabalarla kurulduğunu.

Bu arada Priştina’daki son gecemizde tanıklık etmeye çalıştığımız gece hayatından da bahsedeyim. Grand Priştina’nın en üst katında, tüm Priştina’yı gören çok lüks bir club var. Girişleri 5’er Euro – Kosova için büyük rakam. Adamlar tipimize bakıp falan aldılar, kapıda 50 tane koruma. Çok komikti cidden. Çıktı yukarı, baktık bomboş, döndük sonra. Manzara iyi, ortam saçma lüks, takılan tipler de bizim gibi 1-2 turistten ve Kosova elit sosyetesinden ibaretti. Isınamadık ortama.

Sonra şans eseri latin müzikleri çalan – canlı çok iyi bir grup vardı- bir mekana gidiyoruz. İçeridekilerin tümü yabancı. Sonradan anlıyoruz ki, burası ülkedeki tüm konsoloslukların çalışanlarının ortak noktası gibi bir yer. Zaten o kadar az mekan var ki yapılacak bir şey yok tabi.

 

1-2 clubı daha varmış çok iyi ancak bunları her nedense kapalıydı. Şansımıza sı.ayım…

Ertesi sabah atlıyoruz taksiye, 10 Euroya havaalanına gidiyoruz. Havaalanı biraz şehrin dışında, büyük bir ovaya kurulmuş. Yepyeni, gıcır gıcır derler ya tam o cinsten. Küçük ama tatlı bir yer.

Yine Ortadoğu ve Balkanların en dandik havayolu Pegasus’la uçuyoruz ancak yapacak bir şey. Uçaktaki hemen herkes Kosova’ya akrabalarını ziyarete gelmiş Türklerden oluşuyordu.

Dönüş yolculuğunda yine aklımda, 10 gün sonra gideceğimiz Sırbistan,Hırvatistan, Slovenya seyahati vardı. Sırplar bakalım Kosova hakkında neler düşünüyorlardı.

Bu yazı yorumu


Kaydırmak için formda tıklayın