PRAG

Önceki Menü

pragSponsorumuz Ejder Turizm’in Salzburg’a yapmış olduğu sağlık turizmi turuna dahil oluyor, “Nasılsa

daha sonra biz Salzburg’tan sıyrılır, akarız Doğu Avrupa’ya” mantığıyla kendimizi Sabiha Gökçen

Havalimanı’nda, İstanbul – Münih uçağını beklerken buluyoruz.

Yolculuğa başladığım arkadaşım Bekran Sarsılmaz, herifi kıskanmamak elde değil, 70 ülke gezmiş.

O dünya turu yaparken bloğunu takip edip, “ Abi dönünce buluşalım mı beya, anlatırsın anılarını”

şeklinde yazıp tanışmamızın üzerinden 2.5 yıl geçmiş, bu 2.5 yılda dosttan öte olmuşuz. Adam bir de

komşum , her muhabbetimizde muhakkak bir ülkenin ucu dokunuyor.

 

Aslında hafızam yanıltmıyorsa bu Bekran ile yaptığımız ilk yolculuk. Ayağa top yapan Messi-Iniesta

ikilisi gibiyiz ancak yurt dışında neler yaşarız bilmiyoruz.

2.5 saatlik keyifli bir yolculuktan sonra (yolculuk keyifli çünkü THY’nin yemekleri muhteşem) benim

için hiçbir anlam ifade etmeyen Münih’e varıyoruz. Münih’e niye b.k atıyorsun birader demeyin,

sistemin, sistematiğin, düzenin olduğu yerleri sevemedim gitti. (Bu laflarım Berlin için geçerli değil)

Onun için Belçika, Almanya ve Avusturya üçlüsüne ( ki benim için Avrupa’nın en sıkıcı ülkeleri) bir

türlü alışamadım.

Havalimanında bekleyen tur otobüsümüze
atlıyor ve Münih – Salzburg yoluna başlıyoruz. Öncelikle

Münih – Salzburg otobanı bence muhakkak direksiyon sallanılması gereken bir otoban. Muhteşem

doğa, mayıs ayına rağmen Alp’lerin gölgesinde erimeyen karlı dağlar, sağda solda görülen muhteşem

çiftlikler, köyler. Bu iki şehrin arası sadece 90 km ancak yol sanki Cevizlibağ – Şirinevler yolu.

Münih’te çalışan ve işten çıkıp evine – Salzburg’a dönen Avusturyalılar trafiği felç etmiş durumda.

Salzburg’a varır varmaz sponsorumuz ve tur grubuna güle güle diyor soluğu Salzburg Havaalanı’nda

alıyoruz. Çok küçük bir vadide uzanan yeşil bir havaalanı Salzburg Airport. Oradan kiraladığımız

arabamızı teslim alıyoruz ancak kiralayan lavuk canımızı da sıkmıyor değil. Yok 26 yaş altı olduğun için

risk teşkil ediyorsun, onun için 20 euro daha fazla, yok 2. sürücüye de 15 euro vermeniz gerekiyor, bir

de 50 euroluk sigortayı rica edeceğim tarzı söylemlerle fiyatı arttırıyor da arttırıyor. Yer mi Anadolu

çocuğu, yemez. 5 günlük toplamda 120 Euro’ya denk gelen güzel, küçük bir araba kiralıyoruz.

Arabayı kiralar kiralamaz ilk işimiz Salzburg şehir merkezinde güzel birer yemek yemek ve direksiyonu

Prag’a çevirip motorları çalıştırmak. Mayısın ortasındayız, Salzburg’ta bir yerlerimiz donuyor, böyle bir

soğuk yok.

Salzburg’u 15 dakika turladıktan sonra sıkılıyoruz. Bekran da benim kafadan bir gezgin, çabuk sıkılıyor

“düzen” şehirlerinden. Aslında Salzburg çok şirin bir yer, ortasından gürül gürül akan nehrin 2

tarafında da şehir uzanıyor. Şehir her Avrupa şehrinde olduğu gibi köprülerle birbirine bağlanıyor,

Alp’lerin geçiş noktasında olduğu için her yer yemyeşil. Şehre beyaz bir renk hakim, binalarda bunu

hissetmemek imkansız.

 

2-3 fotoğraf çekiliyoruz nehrin kenarında, yemek yemeye bir yer bulamadığımız için soluğu Mc

Donalds’ta alıyoruz. “Yok ben Avrupa’ya gidince fast food hayatta yemem” demeyin, Avrupa’da high

season olmayan mevsimlerde 7’de kapanan restauranlardan sonra mecbur kalıyorsunuz bazen.

Hamburgerleri gerçekten fast eat modunda tükettikten sonra bir galeri açılışına denk geliyoruz.

Tekirdağlıyız, beleş birayı severiz. Dalıyoruz içeri, bedava biraları alıyor, çocuğa Türkçe olarak “

Kardeşim hayırlı olsun” dedikten sonra arabamızın yanına geliyoruz. Bazen yurt dışında öyle işler

yapıyorum ki, kendimi bile yadırgadığım oluyor. Arabayı çektiğim yer Mozart’ın evinin kapısının

önü. Hani bildiğin önü, adam müzeye girmek istese benim arabadan zıplamak zorunda kalacak. Bu

ayrıntıya park ederken dikkat etmemişim halbuki.

 

Salzburg kırsalından otobana bağlanıyor ve Linz tabelalarını takip ediyoruz. Linz kuzey Avusturya’da

bir şehir, biz uğramadık ama bizim kuzen Yalçın’ın anlattığına bakılırsa güzelmiş. Hoş Prag’ı

Avusturya’nın içine yerleştir Prag’ı da beğenmem ya neyse.

Otoban muhteşem, tüm yollar 4-5’er şerit, trafik yok, biraz çiseleyen yağmur, sağımız solumuz Alp’ler,

yeşilin içine doğru devam ediyoruz. Linz’i geçtikten sonra Prague tabelaları çıkmaya başlıyor, 200

kilometre.

Bu arada benim gibi araba sevmeyi seviyorsanız – özellikle ilk defa sürdüğünüz bir rotada – 200

kilometre çölde deve, bu laf öyle miydi ya? Neyse. Kuzeye, Çek Cumhuriyeti sınırına doğru ilerliyoruz.

Bu muhteşem yol bir anda daralmaya, hafiften bozulmaya başlıyor. Bekran’a “Bak şimdi birazdan

kesin gireriz Çek Cumhuriyeti’ne” dememe kalmadan 3 dakika içinde sağımızda ufacık “Ceska

Republika” tabelasını görüyoruz. Avrupa Birliği üye ülkeleri arasında sınır geçişi olmaması, uzun sıralar

beklememeniz o kadar güzel ki, peynir ekmek yer gibi ülke değiştirebiliyorsunuz.

İşte Çek Cumhuriyeti’ndeyiz ve karşımızdaki manzara ikimizi de güldürüyor, hoşumuza gidiyor.

Sınırdan içeri adım atar atmaz karşımızda casinolar, gece kulüpleri, sadece bira satan benzin

istasyonları. 30 metre gerideki ülkenin tam zıttı bir manzara. Tahminimizce AB öncesi katı kuralları

olan Avusturyalılar geceleri takılmaya buraya geliyorlardı. Bu arada “takılmak” kelimesi Çek

Cumhuriyeti için çok uygun, bu konuya Prag’a vardığımızda değineceğim.

Biz rotamıza sadık kalarak pek oyalanmadan hızlıca Prag’a varalım diyoruz, çünkü Couchsurfing

aracılığıyla irtibat kurduğumuz birkaç Erasmus öğrencisi arkadaşımız bizi bir partiye davet ettiler

ve yetişmemiz gerekiyor. Saat gece yarısına geliyor, bendeki Trakyalı rahatlığı ise görülmeye değer,

“Merak etme Bekran, yarım saate oradayız.” Kalan kilometre: 120 – 30 dakika????

120 kilometreyi ortalama 1 saatte alan ben, Prag’a 2.5 saatte varıyoruz. Çek Cumhuriyeti’nin

güneyinde o kadar saçma bir tabela sistemi var ki, yol 8’e ayrılıyor bir Allah’ın kulu zahmet edip de

“Prag” yazamamış tabelalara. Kaybola kaybola gidiyoruz.

 

Prag’a girişimiz efsane oluyor çünkü yine bizim ekibin akıllısı dostum Bekran “Ofline Map” yüklemiş.

Şimdi dostlar şöyle oluyor, internetiniz varken telefonunuza ofline map yüklüyorsunuz, daha

sonra istediğiniz şehrin haritasını indiriyorsunuz. İnternetiniz olmasa bile GSM operatörünüzden

telefonunuz yerinizi buluyor ve sizi şehrin içinde gezdiriyoruz. Bir de telefonunuzu nereye çevirirseniz

yön tabelası da oraya dönüyor, muhteşem bir buluş. Prag’da kiraladığımız evi bizim Tekirdağ’daki

evden daha rahat buldum, o derece.

Bu arada ev kiraladık demişken, şimdi son dönemin en popüler hareketi ev kiralamak. Peki nasıl

kiralanıyor bu evler? Pek çok internet sitesi olmasına rağmen bunların en bilineni ve yaygını “Airbnb”

www.airbnb.com’a giriyorsunuz, şehri ve konaklayacağınız gün sayısını belirtip başlıyorsunuz

aramaya. Ben bu sefer Bekran’a güvendim ve evi onun seçmesine razı oldum.

Bekran sağa dön, şuradan U yap, şu kaldırımdan zıplayarak geç vs gibi komutlarla evi elimizle koymuş

gibi buluyor. Kiraladığımız ev merkeze çok yakın, günlük ortalama 170 TL civarındaydı. Biz rahatımıza

düşkün olduğumuz için 4 kişilik ev tuttuk, yani o koca evde 4 kişi de kalınabilirdi. Merkeze yakın,

çok şirin bir çatı katında kaldık. Evin ilginç yanı evin bölünmüş olmasıydı, ev sahibi ile hiçbir bağımız

olmamasına rağmen kadın evi ikiye bölmüş, giriş kapıları ayrı, bir tarafında kadın yaşıyor, bir taraftaki

koca kısım da bize ait. 2 farklı ev gibi düşünebilirsiniz aslında. Kadından anahtarları alır almaz valizleri

sallıyor ve hemen üzerimizi değiştirip partiye yetişmeye çalışıyoruz. Saat gece 1…

Prag’a bu 2. Gelişim, 2 yıl önce de Galata’daki bir diğer komşum Sinan’la gelmiştim bu şehre. Bana

Avrupa’da 1243546. kez nereye gidersin deseler yine Prag derim. Muhteşemin de muhteşemi!

Bekran yine barın adresini girmiş ofline map’e, babamızın evine gider gibi yol alıyoruz. Çıktığımız

yer Wenceslas Meydanı, yani Prag’ın en meşhur meydanlarından biri. Arabayı hemen meydana

çekiyor ve önünde abartmıyorum 500 kişinin beklediği bara doğru gidiyoruz. Arkadaşımızın adı Anna,

Polonyalı, Erasmus öğrencisi. Anna kapıya geliyor bizi almak için. Ama bizi almasını bırakın neredeyse

kapıdan çıkamıyordu kız, o kadar kalabalık. Mekanın adını hatırlamıyorum ancak bu meydana

gittiğinizde geniş bir pasajın girişinde yer alıyor, aşağıya doğru inen merdivenleri var.

Anna ne kadar ısrar ederse etsin kapıdaki herif bizi içeri almamakta kararlı. Hava buz gibi,

ben üstümdeki polara rağmen titriyorum fakat çevremde sıra bekleyen kızlar sanki Mykonos

sahillerindeymişler gibi kısacık şortlar, etekler. Bu kadınları anlamak mümkün değil, nasıl

üşümüyorsun arkadaşım? He bu arada, evet bu mini şortlu ablaları da içeri almıyor bu adam. Sanarsın

Ibiza’daki Pacha’ya giriyoruz.

 

Neyse Anna allem ediyor, kallem ediyor ve güvenlik 500 kişinin arkasında elleri cepte , donarak

bekleyen bu 2 zavallıyı çağırıyor ve içeri giriyoruz. Bekran’ın yüzünde bir sevinç ifadesi var, sanarsın

bedava dünya turu verdiler adama.

Ve sonunda içerideyiz, içerisi gerçekten yıkılıyor. Çok başarılı. Bu arada Avrupa’nın en iyi gece

hayatının Prag’da olduğuna söylemiş miydim? Her ne kadar Barcelona, Amsterdam, Berlin gibi sağlam

rakipleri olsa da kesinlikle ilk 4’te yer alır. Ben içeri girdikten sonra öğreniyorum geldiğimiz parti özel

bir parti, “Erasmus Good Bye” . Yani o hafta içinde tüm Erasmus öğrencileri Prag’a veda ediyor ve bu

son event’leriymiş. Şansımıza yakalamış oluyoruz, içeride Çek göremedim desem yeridir, Avrupa’nın

her yerinden insan var. Tam bir karma.

 

Sonrasında başıma gelenler ise kargaşanın da ötesi. Gecenin ağırlığı çökmüş, 6 saatten fazla araba

kullanmışım, yorgunluk had safhada.Bekran’a “Ben eve gidiyorum.” dedim adamın cevap sen git

ben gelirim sonra dedi. Ben atladım arabaya eve dönüyorum, gps’im de telefonda yüklü değil, yolları

kaybediyorum, ona sor buna sor çare olmuyor. En sonunda çözüm belli, taksiciyi durduruyorum,

adamın cep telefonundan mailime girip adresi buluyorum, adama parayı ödüyorum ve takip edip evin

yolunu buluyorum. (İlk gece çekilen çileye gel! )

İşte trajedi/komedi burada başlıyor, evin 2 giriş kapısı var, 2. kapının anahtarı Bekran’da kalmış, ben

mal gibi kapıyı zorlamayı bırakıp arabada yatmaya karar veriyorum. (Bekran’a olan sinir tavan yapmış

tabi)

Gözümü açtığımda adamın biri cama vuruyor, bi’ açıyorum gözlerimi Bekran!!! Neyse kızgınlığım

geçmiş, araba koltuğunda İnterrail yapan gezginlerin tren garı sabahlaması /uyuklaması konforunu

kendimce yaşamışım, takma Onur diyerek yatağın yolunu tutuyorum.

Ertesi gün baş ağrısı, bacak ağrısı, 2 saatlik uykunun yorgunluğu ve bilimum bla bla bla ile

uyanıyorum. Çekimlere başlayacağımız gün, ilk program, ilk heyecan ancak perişan haldeyim.

Evden direk nehir kıyısına iniyoruz ve Old City’e doğru yürümeye başlıyoruz. Burada birazcık

information insertler girelim. Şöyle ki , Prag’ın ortasından Vltava nehri akıyor, üzerinde dünyaca ünlü

Charles Köprüsü var, Charles Köprüsü eski-tarihi şehir merkezi ile, kalenin olduğu şehir merkezini

birbirine bağlıyor. Bu bahsettiğimiz sınırlar zaten Prag merkez haritasını oluşturuyor. Biz yavaş yavaş

Charles Köprüsü’ne doğru yol alıyoruz.

 

Hava nasıl soğuk, bir yerlerimiz donuyor, yalandan 1-2 tane hırkamsı şeyler almışım, üst üste

giymişim, yok anam yetmiyor, titriyor da titriyorum. Bir de yağmur başlamaz mı? Shit!!!

Her televizyoncu bunu bilir, sahada çekim yaparken yağan yağmur en nefret edilen şeydir. Çekiminizi,

performansınızı, enerjinizi, her şeyinizi olumsuz etkiler. Neyse bir şekilde rüzgara karşı Real Madrid

savunması yapar şekilde ilerliyor ve Charles Köprüsü’nün girişine varıyoruz.

Demiştik ya programımızın konsepti yerel gözden şehri yerel olarak tanıtmak. Onlar bizi gezdiriyor,

biz meraklı turistler gibi soruyor, bilgileri alıyor, eğlenerek şehri dolaşıyoruz. Sıkıcı tanıtımlara,

gereksiz anlatımlara yer vermemeye çalışıyoruz.

İlk programımızın host’u, bizi orada gezdiren – Arina. Arina çifte vatandaş, hem Rus hem Çek. Dünya

güzeli, sapsarışın, mavi gözlü bir ablamız. Arina ile oluşan dostluğumuz taa aylar sonra kendisinin

İstanbul’a birkaç saatliğine uğrayıp Fransız Sokağı’nda bira yudumlamamıza kadar ilerleyecek.

Gerçekten sağlam bir dost. Arina ile tanışıyor ve şehri hafiften tabanvay diye tabir edilen şekilde

gezmeye başlıyoruz.Bu arada Arina 4 ay Türkiye’de, Kocaeli ve Gaziantep’te İngilizce öğretmenliği

yapmış, az biraz Türkçe biliyor. Hayatımda Kahramanmaraş’ı olduğu gibi doğru söyleyebilen bir tek bu

kızı gördüm.

 

Geziye Charles Köprüsü’nden başlıyoruz. Charles demişken, bu abimiz eski Çek kralı, her yerde

heykelini, köprüsünü, zartını zurtunu görmek mümkün. Köprüden ile Eski Şehir Meydanı ( Old Town

Square) arasında bulunan ve şahane yemekleri olan bir mekan var, (Yeşil tabelalı, ufak şirin bir yer,

adını unuttum ama muhakkak göze çarpıyor zaten) hemen oraya sokuyor Arina bizi. Çeklerin özel

tatlı bir sosları var, büyük bonfile dana etinin üzerine bunu döküyorlar, yanına da kabak ile yağrulmuş

salata. Muhteşem… Bu arada Arina zorla bize Becherovka shot denetiyor,bizde rakı neyse Çeklerde

de Becherovka o. Sert bir içki, sek içiliyor, tam çevirisi ısırganotu likörü, ismi iğrenç gelmesin, sert ama

şahane bir şey

 

Daha sonra hemen 2 dakika mesafedeki Old Town Square’a gidiyoruz. Bana göre Avrupa’nın en güzel

meydanı. Taksim Meydanı’nın 785432 katı büyüklüğünde gibi duruyor. Çevresinde gotik mimari ile

esinlenmiş şahane katedrali, ünlü saat kulesi (ve kuledeki seyir terası) , şirin restauran, pub ve cafeler

var.

 

Bu meydanın en önemli özelliği Astronomik Saat Kulesi’ni barındırıyor olması. Peki bu kulenin olayı

ne? 1400’lü yıllarda yapılan bu kuledeki her saat bir burcu temsil ediyor. Hepsinin astronomik olarak

bir değeri var. Her saat başı saat kulesinin tepesindeki pencereler açılıyor ve bundan taa 600 yıl önce

yapılmış düzenekteki kuklalar bu pencerenin etrafında dönüp geri giriyorlar. Önünde inanılmaz bir

sıra var, totalde 12 saniye süren bu gösteri pek çok kişi için hayal kırıklığı oluyor, beni her ne kadar

etkilemeyi başarsa da.

 

Saat Kulesi’nin tepesine 2 yıl önce çıkmamıştım, bu sefer de çıkmadım Bekran’ın cimriliği üstünde,

Abi para mı verilir oraya, Kale’deki manzara daha iyi şeklinde sitemlerinden sonra vazgeçtim ben de.

Hard Rock cafe meraklılarına duyurulur. Meydanın hemen arkasında ufak bir meydan daha var, şık

kafelerin olduğu. Hard Rock Prague burada kocaman bir binada yer alıyor, içine girmedik ancak Hard

Rock … tişörtü koleksiyonu olanlar muhakkak gitsin, görsünler. O karidesli büyük Jumbo tabaklarının

tadı hala damağımda, neyse!

Gelelim yabancıların yön bulma ve yer bilme problemlerine. İstanbul’a geldiğimden beri Beyoğlu’nda

yaşıyorum, bana biri Beyoğlu’nda yer sorsa bırak sokağı göstermeyi sokağın kuruluşunu bile anlatırım.

Ancak yabancılardaki (millet ayırt etmeksizin bunu herkeste gördüm) yön bulma ve o yeri bilme

özellikleri çok zayıf. (Öyle bir anlattım ki sanki bizi programlıyorlar ) Arina da Charles Köprüsü

yolunu bulamadı, sonra yine benim müthiş harita okuma kabiliyetim sayesinde ulaştık köprüye.

Köprünün üstü gerçekten çok hareketli, özellikle denk gelirse Bridge Band diye kendilerine isim

koyan yaşlı amcalar topluluğunun caz ziyafetini dinleyin. Babalar çaldıkça benim Trakyalı damarlarım

tutuyordu. Onun dışında sokak sanatçıları, dansçılar, ressamlar hepsi bu köprüde. Adeta açık hava

müzesi gibi.

Köprüyü geçiyor ve kendimizi diğer tarihi merkeze doğru atıyoruz. Bana Prag’ın bu kesimi hep

Eminönü-Sultanahmet hattını andırır. Aynı tramvay yolu, aynı bayır çıkma. Tek fark adamların her

yanı tarihi, her yanı tertemiz.

 

Arina bitmek bilmeyen enerjisiyle sürekli konuşuyor, biz ise sürünerek çıkmaya çalışıyoruz. Kaleye

vardığımızda şehir manzarası gerçekten güzel, şehirdeki yapılaşma nefes kesiyor, koyu turuncu

tuğlalar, gökdelen yok, çarpık kentleşme yok, her şey eski, her şey temiz! İnsan özenmiyor değil. Bu

şahane manzarayı izledikten sonra Parlamento’ya giriş yapıyoruz.

Esas şok olduğum yer Parlamento. Çünkü Parlamento Kale’nin bir parçası, arkasındaki büyük Katedral

ve şirin sokaklarla birlikte eski Kale’yi oluşturuyorlar. Kapıda 2 tane yalandan güvenlik duruyor, onlar

da nöbet tutuyorlar, hanimiş benim çocuğum diye el şakası yapsan oralı olmazlar. Parlamento her

ziyaretçiye açık, içinden geçip Katedral’e ulaşıyorsunuz. Başkan Parlamento’dayken bayrakları yukarı

çekiyorlarmış, bayrak aşağıdaysa Başkan şu anda Parlamento’da değil demek. Gerçekten değişik bir

anlayışları var, ne protestocular var, ne polis arabaları. Herkes girip çıkıyor Parlamento’ya.

Bu yazıyı daha sonraki yazılarımda sizlere uzun uzadıya anlatacağım, Belgrad uçağında tanıştığım,

dünyanın en şahane evli çiftlerinden Mehmet ve Berna okuyunca gülümseyeceklerdir, arkadaş hangi

şehre gidersem gideyim hiçbir kuvvet beni müzeye, katedrale, kiliseye vs sokamaz. Sevemedim gitti

şu sanat ayaklarını. Bu dediğim çift de müze manyağı işte, koy bunları Prag’a 3 sene yaşarlar müze

gezerek, öpüyorum sizleri gençler.

Neyse Katedral’di, Parlamento’ydu vs geçip aşağıya iniş yoluna geçerken sizleri irili ufaklı publar

karşılıyor.Biz tüm gün çekim yorgunluğundan olsa gerek kendimizi hemen ufacık bahçesi olan, şahane

manzaralı bir puba atıyoruz. Küçücük bahçede, küçücük masalar, güzel bir manzara, yanımda iki dost

Bekran ve Arina, önümüzde soğuk Çek biraları. O an eminim ki yukarıdaki Parlemonta’da oturan Çek

Başkanı benim yaptığım keyfi yapmıyordur, o derece.

Akşam oluyor, sıra geldi benim dünya hayırsızı kuzenimle buluşmaya. Evet millet, adaşım Onur

Prag’da Erasmus öğrencisi. Kıskanmıyor değilim, orası net. Onur’la 2 yıl önce Orta Avrupa macerasına

atılmışken adam Budapeşte’de kalıcam diye inat etti, ben ise Prag’a devam ettim. Sonra o Prag’ı

gezemeden Türkiye’ye döndük, Oğlum şahane bir şehir kaçırdın demiştim, kısmet değilmiş demişti.

Herifteki kısmete bak 1 yıllığına Prag’a gitti. Kuzenim diye demiyorum, kardeşimden ötedir, yaşıt

sayılırız, çok severiz birbirimizi ama adam hayırsız, bir türlü buluşamadık gitti. Neyse ben Onur’u

arabayla 1 gece önceki meydandan alıyorum, zor da olsa buluşuyoruz ve 3 sap akşam yemeğine

5 Rus’a davetliyiz. Hemen bu yazıyı okurken “Yuh lan şansa bak vs” nidaları duymayalım lütfen.

Arina’nın Rusya’dan arkadaşları gelmiş, toplamda 5 kişilermiş, bizim için de kendisi akşam yemeği

hazırlamış sağolsun, hemen oraya doğru yola koyuluyoruz.

Bekran yine offline map’e giriyor adresi, sağa dön sola dön, oraya git buraya git, abartmıyorum 1

saatte bulamadık yolu. Hani neredeyse İngiltere’ye varacaktık. Arina ve arkadaşı Olga şehrin dışında,

komünizm zamanı yapılan büyük konutlarda oturuyorlar, üzerimize düşen sağanağa rağmen zor da

olsa buluyoruz evi, kendimizi ev yemekleri yapılmış, Becherovka’nın binbir çeşidi açılmış, samimi

bir ortamda buluyoruz. Yemek faslı uzun sürüyor, sonrasında yavaş yavaş gece hayatına çıkmaya

hazırlanıyoruz. Prag’ın Avrupa’nın en iddialı gece hayatına sahip olduğunu söylemiş miydim?

Prag’da clublar ve barlar çok çeşitli, o kadar çok iyi mekan var ki say say bitmez. Gugılı bu konuda

arşınlayın, Prag mekanlarını iyice araştırın, tüm sonuçlara ulaşmak mümkün. Gece hayatı 1 gibi

başlıyor, sabah 6-7’ye kadar sürüyor. Çok çeşitli mekanlar var, her telden müziği, dünyanın her

yerinden insanı bulmak mümkün. Giriş parası pek çok mekanda yok, kapıda size dövecek gibi bakan

20 tane güvenlik de yok, herkes eğlenmeye gelmiş.

Biz öndeki taksiyi takip ederek 20 dakika içinde bir mekana ulaşıyoruz. Adı sanırım Retro’ydu,

gerçekten içeride oldies goldies çalıyordu. (Hiç sevmem!) Onur hani Prag’lı olmuş ya, Onur burası

nasıl diyorum eh diyor, şurası nasıl diyorum eh diyor, adamın eh dediği mekanları ve atmosferi bir

görseniz eeeeeeeeeeeeh dersiniz, o derece.

Resmini de buldum 🙂

 

Mekan güzel, Çek kızları zaten çok güzel, ortam güzel, başlıyoruz dansa. Çok net hatırlamıyorum ama

saat 4’e kadar falan burada non-stop dans ettik ve inanılmaz eğlendim. Daha sonra kızlar bir gece

önceki Erasmus partisinin olduğu mekana geçmek istedi, ben de aynı yere 2 gece üst üste gidilmez

mantığıyla Onur’u aldım yanıma grupları ayırdık. Bekran’ın tercihi tabi ki kızlarla gitmek oldu, ancak

onun o kızlarla gitmesi yaklaşık 3 saat sonra benim neredeyse tutuklanmama sebep olacaktı O

konuya da değineceğiz…

Onur’un sabahın 4’ünde beni tutup götürdüğü mekan ise bence Prag’ın en iddialı mekanlarından

James Dean. James Dean giriş itibariyle lüks bir cafe izlenimi uyandırsa da alt kata iniyorsunuz ve

sizi tamamen bir mahzen karşılıyor. Mağara gibi bir yer, ufacık, içerisi tıklım tıklım. İnanılmaz güzel

bir ortam. Onur’la o kadar çok dağıtmışız ki sabah kapıdan çıktığımda gözlerimi açamadım, güneş

doğmuştu. Sabahın 7’si…

 

Daha sonra Bekran’a ulaşmaya çalışıp başaramadım, yolları bildiğimizden direk onların gittiği barın

önüne gittik, barın önüne park etmemle arkama yapışan polis minibüsü aynı anda oldu. Bar da

kapanmıştı, minibüsten inen polisler direk arabanın etrafını sardı. Prag’da büyük uyuşturucu baronu

Pablo Escobar muamelesi görüyorduk resmen. İndik, ehliyet, araba kiralama, ruhsat, pasaport

kontrolü yaptılar her şey temiz. Nasıl sinirliyim anlatamam, bizi tutmaya yer arıyorlar. Alkol kontrolü

yaptılar temiz, inanamayıp bir daha yaptılar, yine temiz. Ne arıyorsunuz burada sorularına geçtiler,

ulan salak şehrinizi tanıtıyoruz senin yaptığına bak diyemedik tabi. Dedim ki n’apıyorsanız yapın ben

tuvalete gidiyorum. Önde KFC var, tuvaletine giderken 2 polis bana eşlik ediyor. İçerideki herkes bana

şaşkınlıkla bakıyor. Adamların ülkesini, şehrini tanıtan program çekmeye gitmişim, alkol yok, her

belgemiz tamam, sabahın 7’si ama ben tuvalete kolumda 2 polisle gidiyorum. Bir yandan telefonlarını

açmadığı ve bizi buraya sürüklediği için Bekran’a küfür ediyorum, ( Bu tur da adama ne kadar salladım

ya) bir yandan Çek polislerinin İngilizce bilmemesine sinirleniyorum. İçlerinden birisi İngilizce biliyor,

adamla can sıkıntısından Amerikan dizilerini tartışmaya başladık, kaliteye bak!

Gece hayatına dair dip not 1 : Bu turda gitmesek de daha önce gitmiş olduğum Prag’ın en ünlü

clubından bahsedeyim, Charles’ın hemen yanında yer alan Karlovy Lazne. Orta Avrupa’nın en büyük

gece kulübü. 5 kattan oluşuyor, girişler ortalama 10 Euro (Prag’a göre 10 Euro çok büyük para) , her

katta farklı konsepti var, club-RNB-Oldies vs… Yan katın birinde de Ice Bar, içerisi buzlardan oluşuyor.

İçerisi çok turistik ancak bana kalırsa gayet iyi.

 

Gece hayatına dair dip not 2 : Bana göre Prag’în en iyi gece kulübü Klub Korlet. Biz 2 yıl önce girerken

bileğimize Temple Club yazmışlardı, sakın Temple Club diye gitmeyin, orası başka bir yerdeki gay

clubmış, sonra Onur bizi nerelere gönderdin durumları oluşmasın lütfen. Korlet eski bir kiliseden

bozma, devasa bir club. Old Town Meydanı’nın hemen 2 sokak arkasında yer alıyor. Onun da girişleri

7-8 Euro civarı, bedava shot verip duruyorlar.

Gece hayatına dair dip not 3: Şimdi tüm gün Eski Şehir Meydanı’nda dolaşan tipler var, arkalarında

kocaman Pub Crowl yazıyor. Peki nedir bu Pub Crowl? Dünyanın her yerinde görmeniz mümkün,

özellikle hostellerin uyguladığı bir sistem. Ortalama 13-14 Euro verip bir grup ve rehber eşliğinde

gece hayatı turuna katılıyorsunuz. Bu gece hayatı turunda sizi şehrin en güzel publarına-clublarına

sokuyorlar, giriş çıkışlara para vermiyorsunuz, neredeyse girdiğiniz her mekanda bedava shotlar

veriyorlar. Mekanlarda birkaç saat kalıp değiştiriyorsunuz. Değiştirmek istemezseniz de kalırsınız o

ayrı.

 

DİKKAT: Arabanızla Prag’a gece dışarı çıktıysanız alkole dikkat, 0 tolerans. Dünyaca ünlü içkilere sahip

bir şehirde alkol yasalarının çok katı olması beni şaşırtsa da alkollü araba sürdürmemek adına güzel ve

caydırıcı bir yöntem.

Neyse sonra salınmamızla eve gitmemiz bir oluyor ve uzun günün-gecenin ardından deliksiz bir uyku

bizi bekliyor.

Ertesi gün uyandığımızda öğleden sonra Prag’a veda edecek olmamızın üzüntüsünü yaşıyoruz.

Gerçekten üzgünüz çünkü böyle muhteşem bir şehre veda etmek kimse istemez sanırım.

Son gün sabahında rotamız Vltava Nehri’nin kıyısına kurulmuş şehir pazarı. Pazar sabahları nehrin

kenarına kurulan tezgahlarla ( Dünyanın en iyi location’ına sahip pazarı herhalde) envai çeşit şeyler

satılıyor. Klasik Pazar görüntüsünde ama bizdeki pazarlardan bir o kadar uzak. Bağıran çağıran yok.

Bizdeki pazarlarda genelde kadınlar ve emeklileri görürsünüz, bunlarda herkes ailecek, genci yaşlısı

toplaşıp gelmişler. Ellerinde birayla pazarı gezeninde, Thai yemeği doldurulmuş tabakta kahvaltı

ederek dolaşanına kadar her tipi gördük. Pazarda mükemmel yemek pişiren yerlerden, organik et

üretimi yapan şirket tezgahlarına, balıkçıdan kasaba kadar her şeyi bulmak mümkün.

 

Daha sonra Bekran, Onur, ben başlayan yağmurdan kaçıp Olga ile buluşuyoruz. Prag’daki son öğle

yemeğimiz, üçü birden bizi Cafe Louvre’a götürmek için can çekişiyor. Cafe Louvre Prag’ın en ünlü

restaurantı, gitmeyeni dövüyorlar, o derece. Biz gitmezsek olur mu, olmaz. Önündeki 100 kişilik sıraya

rağmen sevgili kuzenim tanıdığı bir garson sayesinde işi Türk misali çözüyor ve çok güzel bir masa

kapıyoruz. Cafe Louvre 1900’lerin başında açılmış, Albert Einstein’dan Franz Kafka’ya kadar herkes

burada yemek yemiş. Balkabağı çorbası, bir gün önce yediğim şahane et ve içtiğim biraya 15 TL , bakın

Euro demiyorum 15 TL verdikten sonra şok oluyorum. Ucuzluğun kenti Prag. Yemeklerimizi yedikten

sonra vedalaşma vakti.

Bu sefer direksiyonumuzu bir başka aşkım Budapeşte’ye doğru çeviriyoruz!

Dostluğumuzun daim kalacağı Arina’ya, Olga’ya, dünyanın başka yerlerini de yine beraber

dolaşacağım kuzenim Onur’a, Prag’da sokakta her anımızda tanıştığımız muhteşem insanlara… Her

şey için sonsuz teşekkürler.

Abi s.ktir et yediğini içtiğini, ben ne yapacağım Prag’da diyenler bölümü…

Klasik haritayı bitirin, bu ortalama 2 gününüzü alacaktır.

Müzeler konusunda bilgi sahibi değilim, fikir veremiyorum, pardon!

Gece Eski Şehir Meydanı’nda muhakkak bir gruba takılın, oturun yerde sohbet edin, anılarınızı

paylaşın.

1001 çeşit biralarından denemeden dönmeyin.

Gece hayatını yaşayın, Çek insanı biraz soğuktur, konuştukça açılır unutmayın.

PS: Gece hayatı tavsiyelerim karı kız kaldırırım umuduyla Avrupa’yı dolaşan Abazalara değil

kesinlikle,gezin eğlenin kardeşim, abazalığınızı zaten Taksim barlarında yapıyorsunuz, Avrupa’yı zebil

etmeye gerek yok.

Prag’a hiç sevglimle gitmedim ama bence tam sevgili ile gidilip romantizm yapılacak, eğlenilecek bir

şehir. (Bu turumun tavsiyeleri neticesinde canım dostum, alt komşum Murat ve sevgilisi Mehtap’ın

gaza gelip Prag’a gittiğini ve beğendiğini hatırlatmak isterim)

Bu yazı yorumu


Kaydırmak için formda tıklayın