BELGRAD

Önceki Menü

bled (3)
Bu yazıda o kadar çok macera, o kadar çok insan ve o kadar çok heyecana tanık olacaksınız ki…

Belgrad’ı ilk defa komşum Murat’tan duymuştum, adam 1 yıl önce gitmiş, 1 hafta kalmıştı ancak 1 yıldır anlata anlata bitiremiyordu. Biz Hakan’la elitist planlar yapıp, yok Rio’ya mı, yok Phuket’e mi gitsek modunda takılırken Murat “Her yeri boşverin abi, Belgrad’a gidin!” deyip başımızı ütülüyordu.

Bu sefer de nedense gidesimiz gelmiş olacak ki ani bir kararla hadi gidelim dedik. Rota güzeldi, Belgrad, daha sonra Zagreb, sonra Ljubljana, sonra bi’ de Bled derken turu geri dönüp yine Belgrad’da noktalayacaktık.

b1

 

İşte bunun ilk etabı olan Belgrad yolculuğu için Sabiha Gökçen Havalimanı’ndaydık. Uçak biletleri yine dandik Pegasus’tan. Pegasus’u sürekli kötülerim (ucuz olduğu için bazen mecbur olsak da) ancak Türk menşeyli bir havayolu şirketinin, özellikle yer hizmetlerinde çalışan personelinin bu kadar kaba, bu kadar bilgisiz, bu kadar tecrübesiz olması benim en büyük eleştiri sebebim. Bizi saçma sapan sebeplerle Madrid uçağına almamaları, sivil havacılığa dair hiçbir şey bilmiyor oluşları vs…  Özellikle Sabiha Gökçen Havalimanı’na pasaport müdürü olarak koydukları bir odun var ki hiç sormayın, kendi kendine triplere giriyor, sinirleniyor falan. Adam torpilli belli, yoksa öyle andavaldan müdür falan olmaz ya neyse, dönelim Belgrad’a. (Kimi bloggerlarından gün olur da Pegasus’tan uçak bileti sponsorluğu alırız diye yalayıp yutmaları, elitist tavırları falan da çok gülünç.)

Neyse kötü diyorum ya Pegasus, olaya bakın. Normal bir uçuştan sonra (1 saat sürüyor) Belgrad için alçalmaya başladık. İnişe 200 metre kala uçak birden motorlara yüklenip yükselmeye başladı. Pilot anonsa girdi, neymiş efendim havaalanında yoğunluk varmış. Ulan adam yoğunluk olsa seni 200 metreye kadar indirir mi? Büyük bir tehlike atlattık. Aynısını yine Pegasus ile aylar sonra yine yaşayacaktık ya neyse. Bu sefer de pistte duramıyordu az kalsın, fren yapamadı mal. Neyse!!!

Havaalanına iniyoruz, ufacık, şirin bir havaalanı. Nikola Tesla! Lan bu Tesla Amerikalı değil miydi, elektriğin esas babası, bu herifin Sırbistan ile ne alakası var diyorum, adam Sırpmış, Amerika’ya sonradan gitmişmiş. Şehirde bir adet de Tesla müzesi var, bilginize.

Evet efendim, sizi hemen tourist information karşılıyor, çok güzel şehir haritaları mevcut. Ücretsiz olarak edinin hemen 1 tane.

Alandan dışarı bir çıkıyoruz, tepemizde 150 tane taksi şoförü. Arkadaş diyor, kardeş diyor, yok diyorum, binmeyeceğim diyorum…

Tam o sırada İngilizce soru sorarak gafladığımız, sonrasında da bizimle tüm programımıza, tüm gezimize dahil olacak şahane çiftle tanışıyoruz. Mehmet ve Berna. Bu güzelim ikili halbuki 2 yıllık evliymiş, (ben bunu da 2 gün sonra öğreneceğim ya neyse)

Onlarla atlıyoruz otobüse, onlar biletlerini alıyor, biz Hakan’la her zamanki beleşseverliğimizden faydalanıyoruz. Otobüs hareket ediyor, istikamet Belgrad’ın merkezi.

Belgrad Sırbistan’ın kuzeyinde, eski Yugoslavya’nın da başkenti. Tuna ve Sava nehirlerinin kenarına kurulmuş şahane bir şehir. Tam bu buluşulan noktada Kalemegdan (İsim tanıdık geldi dimi? ) var, Osmanlı döneminden kalan, şu anda surlarla çevrili, içinde çeşitli sosyalleşme alanlarının olduğu kocaman bir park. Güneşi batırabileceğiniz şahane bir manzarası da var.

b2

Belgrad Sırpçada Beograd diye yazılıyor, anlamı da Beyaz Şehir. Şehre ilk gelen Slavlar şehre beyaz yakıştırmasını yapmışlar.

Bu nehirler şehri ikiye ayırıyor, yeni Belgrad, eski Belgrad. Eski Belgrad tüm olayın olduğu yer, yeni Belgrad’da bi’ bok yok. Daha çok iş merkezleri, AVM’ler ıvır zıvır.

Bu arada hayatımda onca komünist ülke gezdim (hatta bazı arkadaşlara göre eski  komünist ülkelerin şehirlerine aşığım) ancak komünizmi gerçek anlamda hissettiğim 2 şehir vardır, Belgrad ve Sofya.

Sevgili çiftimiz bizden daha hazırlıklılar Belgrad konusunda, inince tıpış tıpış yürütüyorlar bizi merkeze doğru. Vardığımız nokta Cumhuriyet Meydanı. Burası şehrin merkezi. Çiftimizle numaralarımızı alıyor, onlar otellerine, biz ise Couchsurfing’ten bulduğumuz Karadağlı hostumuz Andrejana’nın evine doğru yol alıyoruz.

Kız sağolsun muhteşem şirin biri çıkıyor, kocaman odayı veriyor bize. Anahtarları da teslim ediyor, çok zamanım yok, siz evi hostel gibi kullanın diyor sağolsun. Büyük nimet : )

Ertesi gün Vijoleta ile buluşacağız, programımızın esas hostu olacak kişi. Ancak kız çalışıyor, yoğun. Biz de önden çekimleri yapalım bari şehrin diyoruz ve şehri arşınlamaya başlıyoruz.

Çekimlere herkesin gezmeye başladığı yerden, Cumhuriyet Meydanı’ndan başlıyoruz. Ufacık bir meydan, her taraf güzel kız kaynıyor. Güzel kızlar / bütün kızlar oranının bu kadar yüksek olduğu bir ülke daha önce görülmemiştir, eminim. Gözlerimiz fal taşı gibi açılıyor.

b3

Efendim şöyle, bu meydanın hemen yanında bizdeki İstiklal’in birebir benzeri (tamamen sadece yayaya açık olanı tabi)  Knez Mihailova Caddesi var. Cadde yıkılıyor, caddenin bir ucu meydandan başlıyor, diğer ucu ise Kalemegdan’ın girişinde son buluyor.

Bu caddeyi takip edip nehirlerin buluştuğu yere doğru inerseniz sahile ve Kalemegdan’a ulaşıyorsunuz. Meydan tarafından çıkıp da daha kuzey yöne ilerlerseniz de turistik yapıların olduğu yerler sizleri bekliyor.

Biz Vijoleta gelene kadar buraları bitirelim bari dedik. Efendim dümdüz yol, takip edince solunuzda sırasıyla Şehir Meclisi, Eski Başkanlık Sarayı ve Ulusal Tiyatro’yu göreceksiniz. Bir üst caddede ise devasa Posta Merkezi ve Sırbistan Ulusal Meclisi’ni bulacaksınız. Alt caddeyi dümdüz takip ederseniz de neredeyse caddenin tümünden gözüken Sveti Sava kilisesine ulaşacaksınız. Gerçekten devasa gözüküyordu.

Tam Sava Kilisesi’nin dibine gelmişken bir dükkandan çıkıp “Aloo” diye arkamızdan bağıran Berna’yı görüyoruz. Hemen karşı kafede de Mehmet oturuyor. Oturup onlarla birer bira içiyoruz. Sonra kiliseyi beraber gezeriz diyoruz.

Kilise kesinlikle hayal kırıklığı, gitmeseniz bile olur. Dışı devasa (Balkanların en büyük Ortodoks Kilisesi) içi ise inşaat. Evet 15 yıldır inşaatmış, paraları olmadığı için bitirememişler.

b4

O sırada Vijoleta da mikrofonumuzun ucunda, bizim çift baktı kızcağız çatır çatır bilgileri veriyor tur rehberi gibi, bunlar da bizimle gezmeye karar veriyorlar.

4’ümüz başlıyoruz gezmeye. Bütün bu tarihi ve turistik yerleri Vijoleta rehberliğinde muhteşem biçimde geziyoruz. Bu arada bizim çiftimiz müze manyağı. Manyak derken abartmıyorum, cidden manyaklar. Biz müze gezmediğimiz için onların önerisini söyleyeyim, Komünizm Müzesi ve Nikola Tesla Müzesi’ni gezmenizi tavsiye ediyorlarmış.

Yugoslavya döneminin de başkenti Belgrad. Efsane komutan Tito döneminde en büyük şaşasını yaşıyor tabi Yugoslavya. Para var, zenginlik var. Para hep Belgrad’da toplanıyor. Daha sonra dağıldıklarında ise bir daha kolay kolay toparlanamıyorlar. Ancak ülkede Tito’ya özlem çok fazla.

b5

Türklerle de gerçekten hiçbir problemleri yok. Sokakta kime İstanbul’dan geldik dediysem herkes çok güzel olduğundan, bir gün mutlaka gelmek istediklerinden bahsettiler.

Ne yazık ki fakir bir halk, fakir bir ülke. 500 Euro maaş alana zengin diyorlar, bu kadar mutlu insanların bu hallerini görmek beni üzdü açıkçası.

Daha sonra ana caddeyi takip ederek Kalemegdan’a ulaşıyoruz. Sokaklar cıvıl cıvıl, her yerde şarkıcılar, müzisyenler. Gerçekten mutlu bir şehir. Aşık oluyoruz!

Kalemegdan’daki bomba olayımız ise Türkiye’den atlayıp sırf hafta sonu partilemek için üşenmeden Belgrad’a gelen Bekran. O da geliyor sağolsun, bizler için de ev kiralamış. Buluşuyoruz Kalemegdan’da. 3-5 tur atıp Kalemegdan’da güneşi batırıyoruz. Gerçekten güzel ve romantik bir manzara var. Tek kötü yanı, özellikle yazın her tarafın sinek kaynıyor olması. Nehirdeki tüm sinekler Kalemegdan’da toplanmış.

b6

Kısaca şöyle, Kalemegdan bir kale, etrafı surlarla kaplı, içeride eski binalar yok tabi, düzlük alan, herkes birasını almış, oturmuş çimlere takılıyor. Hafif tepelik bir noktada kaldığı için manzara muhteşem. İçeride bir de çeşitli dönemlere ait top ve tankların sergilendiği ufak bir açık hava müzesi var.

Neyse bu kadar romantizm yeter diyoruz, evlere dağılıyor hazırlanıyor ve muhteşem Belgrad gece hayatına yavaş yavaş adım atıyoruz.

Vijoleta’nın arkadaşı Marija da bize katılıyor, CS’den irtibat kurup bizimle buluşan 2 Sırp kız daha eklenince 9 kişi oluyoruz. Belgrad’da o an bizden kralı yok.

b7

Gelelim Belgrad gece hayatına. Neden bu kadar popüler?

Belgrad öncelikle ucuz bir şehir, şehirde İstanbul kadar gezilecek görülecek yer de yok doğal olarak. Kızları da çok güzel, dünyaca ünlü Exit festivaline de ev sahipliği yapıyor ülke. Hal böyle olunca turizm potansiyelinin tümünü gece hayatında bulmuşlar. Son dönemde Avrupa’nın en çok gelişen gece hayatı. Bekran gibi hafta sonu sırf parti yapmaya gelen turist sayısı azımsanamayacak kadar çok.

Kışı bilmiyorum ancak yazın tüm mekanlar kapanıyor ve Tuna Nehri üzerine bizdeki Reina ayarında büyük bot-barlar kuruyorlar. Bunlardan ortalama 30-40 tane var nehrin üzerinde. Tüm gece hayatı burada dönüyor.

Bu bot-clublara Splavs adını veriyorlar. İnanılmaz bir ortam. Hemen her clubın farklı konsepti var, rock bar da bulabilirsiniz, electro da. Tüm clublar tıklım tıklım dolu. Bazıları çok otantik kimisi ise çok lüks. Bir tarafınızda nehir, bir tarafınızda Eski Belgrad ve Kalemegdan manzarası. Ortam muhteşem. Takılan tipler çok iyi.

b8

Buradaki en ünlü clublar Freestyle ve River. Onun dışındaki hemen hepsi çok başarılı. Sabahlara kadar eğlence dorukta. Mehmet ve Berna party animal olmadıkları için onlar erken ayrılıyorlar. Biz ise kopmaya devam. Eve döndüğümüzde saat 7’ye geliyordu. Güneşi Kalemegdan’da batırıp Splav barlarında doğurmak dehşetti!

En pahalı clubda 50’lik biranın 2 Euro olduğunu hatırlatalım : )

b9

Ertesi gün bu sefer Zemun’a gidiyoruz. Zemun Belgrad’a 15 dakika uzaklıkta, Avusturya-Macaristan bölgesi diyebileceğimiz bir yer. Mimari tamamen farklı, şık restauranların, ufak kafelerin ve güzel bir sahil şeridinin olduğu bir yer. Fakat neden burası abartılmış bu kadar anlamadım. 3-5 tur yaptık, yemek yeyip geri döndük.

Yine muhteşem Mehmet-Berna çiftinin tavsiyesiyle kano turu yapacağız. Vijoleta 25 yıllık Belgradlı, kız kano yapıldığından haberdar değil. Yani bizimkiler o kadar detay –turistik olmayan şeyler buluyorlar ki şahane. Yeni Belgrad tarafına geçiyoruz, orada zar zor da olsa buluyoruz.  Kişi başı 15 Euro. 2’şer kişi atlıyoruz kanolara, Mehmet-Berna, Hakan-Bekran, benle de Vijoleta sıralanıyoruz, önde de tek başına kendi kanosuyla tur rehberimiz. 4 tane açılıyoruz Sava Nehri’ne. Tuna ve Sava’nın buluştuğu noktada bir ada var, büyük, bunun etrafında turlayacağız. Rehber 2 saat civarında süreceğini söylüyor, ben de hadi canım en fazla yarım saate bitiririz diyorum. 3.5 saatte döndük, zormuş nehirde kano yapmak.

Mehmet –Berna daha önceden doğa sporlarına alışık oldukları için maşallah bizim rehberle beraber önden gittiler. Hakan-Bekran da iki erkek olmanın avantajını kullanarak açtılar sonradan arayı. Baktım bizim kano geride kaldı, Vijoleta teknelerden birer bira isteyelim de içelim bari nehrin ortasında dedim. Vijoleta da bizimkiler cimri sen o işi unut dedi. 2 dakika geçmeden bir teknedeki yaşlı amcadan istediğim 2 tane Dark Karadağ biraları elimdeydi. Öndeki kanolar şok oldular.

Biraz daha ilerledikten sonra bizim 2 tekne önde yanyana duruyorlar, gördüğüm manzaraya bakın, Hakan yanında paket sigara getirmiş. Nehrin ortasında sigara içiyor öküzler. Yerlere yattık!

Turun son virajını alıp Tuna ve Sava’nın tam birleştiği noktaya gelince oluşan manzara inanılmaz. Kalemegdan ve Belgrad’a bu sefer nehirden bakıyoruz!

Sonrasında istikamet Ada. Evet onlar da Ada diyorlar. Şöyle ki, Tuna Nehri’nin geniş aktığı bir yere kocaman bir ada koymuşlar, bu adayı da nehrin bir kıyısıyla birleştirip korunaklı bir göl oluşturmuşlar. Ada ve ana karanın ortasında kalan bu göle de plajlar koymuşlar. Kim yapmışsa çok güzel yapmış. Gerçekten çok güzel bir yer olmuş, göl tertemiz, yüzmeye elverişli. Uzan şezlonguna, bildiğin Bodrum’dasın, farkı yok.

b10

Geceyi yine Splav clublarında geçiriyoruz. Sabahlara kadar parti, eğlence…
Ertesi gün şehre veda vakti. Biz Hakan’la Zagreb’e, Mehmet, Berna ve Bekran ise İstanbul’a doğru yola koyuluyorlar.

Bu turda gerçekten dost olduğumuz muhteşem bir çiftle tanıştık. Genç, evli, gezgin, maceracı böyle çiftlere daha çok ihtiyaç var dünyada. Gerçekten dünyanın en tatlı insanları. (Ben bu yazıyı yazdığım sıralarda sanırım Antalya’da fink atıyorlardı, kafalarını kıracağım)

Ve Vijoleta… İnanılmaz yardımsever bir kızdı, dünyanın en iyi rehberi, gerçekten bizimle çok vakit geçirdi. ( Kendisiyle daha sonradan Budapeşte’de de buluştuk, şu sıralar da İstanbul’a gelme hazırlıkları yapıyor)

Bekran… Bu adamı size Prag yazısında detaylı anlatmıştım, dünya turu yapmış, ufku açık bir doktor. Nereye gidelim desem oraya gelir, gerçek bir dost. Böyle gezgin sağlam dostlara ihtiyacı var insanın.

Hakan’ı anlatmıyorum artık, herifle karı-koca gibi 24 saat beraberiz!

Belgrad’a sıkıcı diyen varsa gözünü ovarım!

Bu yazı yorumu


Kaydırmak için formda tıklayın